ALMAN GAZETECİ JÜRGEN TOTENJOFER’DEN SAMİMİ İTİRAFLAR

Güvenlik Uzm. Mete Yarar’dan 15 Temmuz Analizleri

Published in: on Ağustos 5, 2016 at 8:44 pm  Yorum Yapın  
Tags: , , ,

15 Temmuz Darbe Girişimi

Published in: on Temmuz 31, 2016 at 8:11 pm  Yorum Yapın  
Tags: , , ,

II. Abdülhamid Han’ın Duası

Published in: on Temmuz 18, 2016 at 7:50 pm  Yorum Yapın  
Tags: , , ,

Ramazan-ı Şerif’te Sevaplı Ameller

f

ff

fhfhf

hfh

unnamedh

fhh

Not: Resmi daha net görüntülemek için resmin üzerinde sağ tıklayıp açılan pencerede “Resme Bak” seçeneğine tıklamanız rica olunur.

On Bir Ayın Sultanı Ramazan

Muzaffer Ozak Efendi’den Hatıralar

Şah-ı Nakşibend Hazretlerinden Menkıbeler

unnamed

Gözyaşı

Daha önce de söylediğim gibi, Seyyid Emir Külal Hazretleri hayatta iken Hace Hazretleri, Seyyid Burhan’ı terbiye ederdi. Seyyid Burhan, her işte benden çok öndeydi. Onunla bir arada olduğum zaman, her an tasavvufi yaşantımda bir değişiklik hissederdim. Bu birliktelikte, Seyyid Burhan’ın üzerimde tasarrufta bulunduğunu zaman zaman görürdüm. O an, sevgimin adeta, Hace Hazretlerinden ziyade Seyyid Burhan’a doğru yöneldiğini hissederdim.

Bir gün kendi kendime, bu durumu Şah-ı Nakşibend Hazretlerine söylemem gerektiğini düşündüm. Hace Hazretlerinin yanına gittim. Hace Hazretleri, ‘bir sıkıntın var, herhalde’ deyince, evet efendim’ dedim. Derdimi kendisine söyleyince bana şöyle dedi:

-Seyyid Burhan sana yönelince, ona ‘ben, ben değilim’ de ve beni işaret et!

Ben de Seyyid Burhan ile bir araya geldiğimde öyle yaptım. O zaman Seyyid Burhan’ın hali değişti. Şuurunu kaybetti. Artık bir daha, benim üzerimde eskisi  gibi tasarruflarda bulunamadı. Benimle Seyyid Emir Külal Hazretleri arasında meydana gelen diğer hadisede ise Hace Hazretleri şunu söylemişti:

– Müridin ‘ruhaniyet kuşu’, mürşidin terbiye etmesi için ‘beşeriyet yumurtasından’ çıktığında, bu kuşun nereye kadar uçabileceğini Allah Teala’dan başka kimse bilemez.

Hayatının son demlerinde Seyyid Emir Külal Hazretleri, kendi dervişlerinden Şah-ı Nakşibend Hazretlerine intisap etmelerini istemişti. Seyyid Külal Hazretlerine bazı sufiler, ‘o cehri zikir konusunda size uymuyor!’ dediklerinde Seyyid Emir Külal Hazretleri, şöyle buyurmuştu:

-Onun ameli daha iyi. Onun yaptığı her şeyde bir hikmet vardır. Nitekim büyükler, ‘seni yükseklere çıkarırlarsa korkma. Ancak sen, kendin çıkarsan kork!’ demişlerdir.

Müritlerden biri anlatır:

– Hace Hazretleri beni hizmet için bir yere göndermişti. O gün hava öylesine sıcaktı ki çok bunaldım. Dönüşte bir ağaç gölgesine oturdum, uyuyup kalmışım. Rüyamda Hace Hazretlerini gördüm. Elinde bir asa vardı. Bastonuyla bana işaret ederek ‘böylesi bir mekanda uyumak niye!’ dedi. Hace Hazretlerinin bu sözlerinin tesiriyle uyandım. Bir de ne göreyim! Karşımda dikilmiş iki kurt..

Kaçmaya başladım. Ardıma bakmadan koşuyordum. Nihayet kurtuldum. Bir müddet sonra Kasr-ı Arifan’a gittim. Kasr-ı Arifan’a yaklaştığımda Hace Hazretleri, köyün girişinde bazı dervişlerle birlikteydi. Kendisine yaklaştım. Bana şunu söyledi:

-Öyle bir yerde uyunur mu?..

– Hace Hazretlerini ziyaret etmek üzere Buhara’ya gittim. Yanımızda Buhara’lı sufiler vardı. Bu dervişlerin arasında Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin, irşadını kabul etmeyen biri vardı. Her ne kadar biz kendisine, ‘sen Hace Hazretlerini tanımıyorsun. Allah dostları hakkında böyle ileri -geri konuşman hiç doğru değil.’ Dediysek bu kişiye tesir etmiyordu. Bir türlü iddialarından vazgeçmiyordu. Derken, bu kimsenin ağzında yara çıktı, yumak yumak nasırlar meydana geldi. Çok ızdırap çekiyordu. Nihayet hatasını anladı. Yol boyunca gözyaşı döktü, hep ağladı…’

Müritlerden biri anlatmıştı:

– Bir gün bazı dervişlerle dergahta oturuyorduk. O sırada bazı sufiler yemek hazırlığına girişmişlerdi. Kebap pişiriyorlardı. Dayanamadım terk-i edepte bulunarak o kebaptan bir miktar kopardım. Nihayet sufiler hazırladıkları kebabı, Hace Hazretlerinin huzuruna getirdiler.

Hace Hazretleri Rasulullah Efendimizin (s.a.v) sünnetine uygun olarak müritlere paylaştırdı. Ama bana bir şey vermedi. Ben ‘acaba niçin bana vermedi?’ diye düşünürken Hace Hazretleri bana şunu söyledi:

– Açgözlülük ve hırsızlık yoluyla bir lokmaya tamah etmek, bizim yolumuzda olmayan bir davranıştır.

Gadyutlu bir derviş anlatmıştı:

-Benim on çocuğum vardı. Hiç biri yaşamadı. Bir gün Hace Hazretlerine gittim. ‘Lütfen, dua edin. Duanızın bereketiyle belki Allah Teala, bana diğer çocuklarımdan daha uzun ömürlü bir çocuk bahşeder.’ Hace Hazretleri şöyle dedi:

-Dua edelim. Çünkü biz, Allah Teala’nın lütfundan ümit kesenlerden değiliz. Günler geçti. Hace Hazretlerinin dualarının bereketiyle Allah Teala bana kız evlat nasip etti. Ama bir gün, kızım hastalandı. Üzüntümü Hace Hazretlerine açtım. Hace Hazretleri, ‘kızının iyileşmesi için bir kurban (akika kurbanı) kes. İnşaallah iyileşir.’ Dedi. Ben de Hace Hazretlerininin dediğini yerine getirdim. Bir koyun kurban ettim. Allah Teala’ya hamd-ü senalar olsun, kızım uzun ömürlü oldu.

Yine bir keresinde Hace Hazretlerinden, Allah Teala’nın bana bir erkek çocuk bahşetmesi için dua etmesini istirham etmiştim. Onun duasının bereketiyle, Allah Teala bana erkek çocuk nasip etti. Ancak bu çocuk bir müddet sonra öldü. Bir gün, Hace Hazretleriyle karşılaştığımda bana şöyle dedi:

-Başın sağ olsun. Ancak biz şimdi Allah Teala’nın sana iki erkek evlat bahşetmesi için yalvarıp dua edeceğiz.

Nihayet günler ilerledi. Onun dualarının bereketiyle Allah Teala, bana iki erkek evlat verdi. Bunlardan biri yine hastalanmıştı. Hace Hazretlerine gittim. Hace Hazretleri, ‘o benim de evladımdır.’ Buyurdu. Dua etti. Bir müddet sonra Allah Teala, evladıma şifa verdi.

(Şah-ı Nakşibend Sohbetlerinden Bir Güldeste / Hace Ahmed b. İbrahim b. Allan es-Sıddıki el- Maliki Sayfa 203-206)

Görenler Kalanlar

Müritlerden biri anlatır:

– Hace Hazretleri bir gün bir grup dervişe, akşam ve yatsı namazlarını kıldırmakla beni görevlendirmişti. Namaz kıldırırken ‘kıbleye döndüğünde, mihrabın sol tarafına yönel’ demişti. Namazdan sonraydı. ‘Bütün gün ziraatle uğraşarak yoruldum. Ancak bunca gayretten dolayı yine elime hiçbir şey geçmedi…’ diye düşüncelere dalmıştım, uyuyakalmışım. Rüyamda Hace Hazretleri, bana Kabe’yi işaret ediyor ve şöyle diyordu:

-Kıbleye yöneldiğinde mihrabın sol tarafına bak!

Nihayet sabah namazı vakti geldi. Mescide gittim. Hace Hazretleri mescitteydi. Bir ara şöyle dedi:

-Bu mürit bir süredir sohbetlerimize katılıyor. Biz kendisine ‘kıbleye yöneldiğinde mihrabın sol tarafında bak’ dediğim halde o, ‘ben yorgunum.’ Diyor. Onun bu konuda yakin sahibi olup namaza başlama tekbirleri sırasında, kıbleye yönelebilmesi için rüyasında Kabe’yi görmesi gerekiyordu!

Hace Hafız Buhari Hazretleri anlatmıştı:

-Mevlana Hüsamedin amcamdır. Bir sabah vakti Sefidmun’da bulunan bostanına gitmişti. O gün hava çok sıcaktı. Şah-ı Nakşibend Hazretleri de öğle vakti Buhara’dan Sefidmun’a gelmişti. Bu yüzden amcam çok sevinçliydi. Hace Hazretleri amcama:

-Senin bu dünyadan göçeceğini haber verdikleri için buraya geldim! Dedi.

Bunu iki kez tekrarladı. Daha sonra amcama, beni işaret ederek ‘senden sonra geride, bu kalacak. Bu ev ile bostan, kardeşinin oğlu olan Hace Yahya’ya intikal edecek.’ Buyurdu. Hace Yahya, henüz hayattaydı. Bu sözleri duyan Mevlana Hüsameddin mahzun oldu. Şah-ı Nakşibend Hazretleri onun üzüldüğünü görünce, ‘hüznün faydası yok, bilakis sevinmen lazım!’ dedi. Mevlana Hüsameddin rahatladı. Hüzünlü hali gitti. Şah-ı Nakşibend Hazretleriyle sohbet etmeye başladı. Hace Hazretleri kendisine ‘size bunu söylemek için buraya gelmiştim.’ Dedi ve şunu ekledi:

– Daha sonra Buhara’ya doğru yola koyuldu. Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin, bu ziyaretinden kısa bir süre sonra bazı kişiler sultana karşı isyan hareketine girişti. Buhara halkından bir grup da bu isyan hareketine katılmıştı. Büyük bir fitne ortaya çıktı. Bu isyan ve fitne hareketinde çok sayıda insan öldürüldü. Buhara beldelerinin çoğu yakılıp-yıkıldı. Mevlana Hüsameddin Hazretleri, bu olaylar sırasında şehadet mertebesine ulaştı. Vaktiyle Hace Hazretlerinin söyledikleri böylece ortaya çıkmış oldu. Bir müddet sonra amcam Hace Yahya vefat etti. Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin söylediği gibi, o bostan ile ev Hace Yahya’nın çocuğuna kaldı.

Müritlerden biri anlatır:

-Vaktiyle Karaşi’de bulunuyordum. Açık zikir yapan bir grupla halvete girmiştim. Halvet esnasında bir ara önemli bir iş için dışarı çıkmam gerekti. Yanımda bulunan güzel bir peştemal vardı. Bunu bize zikir yaptıran kişiye verdim, dışarı çıktım. O  sırada şah-ı Nakşibend Hazretleri, Kebş bölgesinden yola çıkmış Karaşi’ye gelmişti. Karaşi’ye gelişinde onu, ilk kez ben karşıladım. Hace hazretlerini görünce kendisine selam verdim, selamımı almadı.

Derken, Hace Hazretleri ile bizim eve gittik. Şah-ı Nakşibend Hazretleri hiç kimseye iltifat etmiyordu. Başbaşa kaldığımızda o peştemala ima ederek, ‘bizim yolumuzda cehri zikir ve raks yoktur.’ Buyurdu.  Hace Hazretlerinin bu durumdan haberdar olduğunu öğrenince bana bir haller oldu. O, bir müddet beni sohbetine kabul etmedi. Nihayet bazı müridleri aracı oldu ve beni bağışladı. Ben de Hace Hazretlerinin sohbetlerine böylece kabul edilme şerefine ulaşmış oldum.

Müritlerden biri şunu anlatmıştı:

-Kış mevsimi gelmiş, soğuklar kapıya dayanmıştı. Bir gece boyabdesti alma gerekti. Ancak bu imkansızdı. Sıcak su bulup boyabdesti alarak namaz kılmaya imkan bulamadım. Bu yüzden kendimi büyük bir ağırlık altında kalmış hissediyordum. Tüm bunları düşünürken Şah-ı Nakşibend Hazretleri, o sırada evimize geldi. Konuşmalar sırasında bir ara ‘aranızda kederli ve sıkıntılı biri var mı?’ dedi. Ben aksi birşeyler söyleyecektim, tam o esnada Hace Hazretleri bana döndü. ‘Gusletmen gerekirken ihmalkar davranarak, sabah namazını kaçırdığın halde bunu inkar ediyorsun!..Bir de ‘ben sıkıntılı değilim mi diyorsun!’ buyurdu.

Bu sözler üzerine utancım daha da arttı, olduğum yerde donup kaldım. Ama Hace Hazretlerinin bu hal ve vukufiyetini gördükten sonra, kendilerine olan muhabbetim daha da artmıştı.

(Şah-ı Nakşibend Sohbetlerinden Bir Güldeste / Hace Ahmed b. İbrahim b. Allan es-Sıddıki el- Maliki Sayfa 207-209)

Müritlerden biri anlatır:

-Hace Hazretleri, Gadyut’da bir müridinin evinde bulunuyordu. Huzura girdim. Ancak o an mecliste bir tedirginlik vardı. Anladığıma göre, Şeyh Sadi’nin gönlü daralmıştı. Aradan bir müddet geçti. Şeyh Sadi’deki sıkıntı iyice arttı. O sırada mecliste bulunanlar, Şeyh Sadi’nin güzel bir sufi olduğunu anlatarak  Hace Hazretlerininin, onu bağışlamasını rica ediyorlardı. Şah-ı Nakşibend Hazretleri, Şeyh Sadi’de görülen sıkıntının sebebini kendisine sormamızı istiyordu. Biz de Şeyh Sadi’ye sıkıntısının nedenini sorduk. Ama o konuşamadı. Bunun üzerine meseleyi bize Hace Hazretleri anlattı:

-Şeyh Sadi kendisine verdiğimiz hizmette gönülsüz davranmış. Bir öküze kuru ot yedirmiş. Onun verdiği otları öküz yediğinde boynuzlarıyla onu süsmüş yani Şeyh sadi bizzat kendi eliyle kendisine zarar vermiş. Daha sonra Mevlana Abdülaziz bu hayvana kuru ot verince hayvancağız, daha önceki davranıştan olacak, bunu da yememiş.

Bunun üzerine dervişler, Şeyh Sadi’nin affedilmesi için ricada bulununca Hace Hazretleri, Şeyh Sadi’yi eski haline döndürdü ve ona:

-Sen hayvancağıza kuru ot verirken neler düşünüyordun? Diye sordu.

Şeyh Sadi şunu söyledi:

-Efendim, ben kendi kendime, ‘Ey Hace!.. Ben fakir bir kimseyim, sen ise gönüllerin sultanısın. Senden kim istese ona veriyorsun. Niye benden ot verme hizmeti istiyorsun?!’ diyordum.

Bunun üzerine şeyh Sadi’nin oğlu da çokca yalvardı. Nihayet Hace Hazretleri onu affetti.

(Şah-ı Nakşibend Sohbetlerinden Bir Güldeste / Hace Ahmed b. İbrahim b. Allan es-Sıddıki el- Maliki Sayfa 219-220)

Published in: on Haziran 2, 2016 at 10:51 pm  Yorum Yapın  
Tags:

Yahya Kemal Beyatlı’dan Nükteler

unnamed

Ankara

Milletvekili görevinden dolayı Ankara’da bulunması gereken Yahya Kemal sık sık İstanbul’a kaçmaktadır. Bir gün ona ‘Üstad, Ankara’nın en çok nesini beğeniyorsunuz?’ diye sorarlar. Yahya Kemal, hiç duraksamadan şu yanıtı verir: ‘İstanbul’a dönüşünü!’

En Leziz Eser

Yahya Kemal, yemek yemeyi çok sevmesiyle de tanınır..Yakın arkadaşları, yazdıkları anılarda, onu oburlukla bile suçlarlar. Bir lokantaya giren Yahya Kemal, hemen yemek listesini eline alıp, okumaya başlar: ‘Tatar böreği, iç pilav, zeytinyağı, enginar, kuzu fırın, badem tatlısı, kaymaklı baklava..’ derken, okumayı kesip, yanındaki arkadaşına, elindeki listeyi göstererek: ‘İşte’ der, ‘okumaya doyamadığım en leziz eser!’

Palamut

Yahya Kemal bir gün ünlü ressamımız Çallı İbrahim’le yemek yemektedir. Garsondan bir mayonezli levrek isterler. Levrek gelir..Çallı, balıktan bir lokma alır almaz, garsonu çağırır: ‘Oğlum.’ Der garsona, ‘bu levrek değil, bal gibi palamut!’ Garson:’ hayır efendim, bu levrektir.’ Diye ısrar edince Yahya Kemal araya girer: ‘Garson bey oğlum.’ Der. ‘boşuna uğraşma. Ona yutturamazsın..Bütün ömrü palamut yemekle geçti. Ondan daha iyi bilecek değilsin ya?’

Kıtlığın Sebebi

İri cüsseli ve şişman Yahya Kemal’le ince, uzun, zayıf görünümlü ünlü tiyatro adamımız Muammer Karaca bir otelde karşılaşırlar. Yahya Kemal, Muammer Karaca’yı tepeden tırnağa süzdükten sonra: ‘Muammer, nedir bu halin? Seni gören Türkiye’de kıtlık var sanacak’ diye karşılayınca, Muammer Karaca, hemen şu karşılığı verir: ‘Seni gören de, bu kıtlığın sebebi sensin sanacak üstad!’

Published in: on Haziran 2, 2016 at 9:41 pm  Yorum Yapın  
Tags: ,

Şeyh Ebu’l Hasan-i Harakani’nin Münacâtı

 unnamed

Şeyh Ebu’l Hasan-i Harakani’nin Münacâtı

Şeyh Ebu’l Hasan-i Harakani bir gece, (kulun) bütün tasavvurlarından münezzeh ve yüce Allah’a yapmış olduğu ibadet ve virtlerden sonra münacâtta bulunarak dedi:

“Ey Allah’ım, kıyametin ertesi günü, her birinin amel defterini ellerine verdikleri ve her birinin ameli kendisine gösterdikleri vakit, sıra bana gelince, fırsat bulursam ne makul cevap vereceğimi, ben bilirim.”

Sonra hemen kendisine gizlice nida geldi ki: “Ya Ebu’l-Hasan, haşir günü söyleyeceklerini şu anda söyle.”

Dedi:”Ey Allah’ım, beni anne rahminde yarattığın zaman, karanlığın içinde beni aciz şekilde uyuttun; beni vücuda getirdiğinde aç mideyi  bana yoldaş ettin, bu nedenle doğunca açlıktan ağlıyordum; beni kundağa koyduklarında rahatlık geldi sandım; sonra elimi ve ayağımı bağlayarak (beni) yordular; akıllı ve konuşan olunca dedim, bu günden sonra rahat oluyorum; beni öğretmene verdiler; terbiye sopasıyla emdiğimi burnumdan getirdiler, ondan korkar oldum; onu aşınca şehvetin azgınlığından başka bir şeyle uğraşmayacak şekilde onu bana musallat ettin; zina ve kötülüğün cezası korkusuyla bir kadınla evlenince bana çocuklar verdin, onların şefkatini içime soktun; onların yiyeceği ve elbisesi endişesiyle ömrümü tükettin; onu aşınca ihtiyarlığı ve zayıflığı bana vererek organlarıma hastalık koydun; onu aşınca öldüm ve dedim, ölünce rahatlarım, bin bir işkence yaparak acımasız kılıçla ruhumu almak için, beni ölüm meleğinin elinde tutuklattın; onu aşınca beni karanlık mezara koydun; o karanlıkta ve çaresizlikte bana iki sorgucu şahsı (meleği) gönderdin ki (sordular): ‘Senin Allah’ın kimdir ve senin milletin nedir?’ ; o cevaptan kurtulunca beni mezarda dirilttin; beni kıyametin kızgınlığında haşir ettiğin zaman nedamet ve pişmanlık içeren defterimi elime verdin ki: ‘Oku kendi kitabını!’ (dedin); ey Allah’ım, benim kitabım bu söylediklerimdir; bütün bunlar benim ibadetime engel idi; bunca meşakkat ve sıkıntı nedeniyle, Allah olarak senin hizmetinin gereğini yerine getiremedim; seni bağışlamaktan ve günah affetmekten alıkoyan kimdir?”

Nida geldi ki: “Ey Ebu’l-Hasan, kendi faziletim ve cömertliğimle seni bağışladım.”

Kaynak: Şeyh Ebu’l-Hasan-ı Harakani (Hayatı Eserleri) / Doç. Dr. Hasan Çiftçi Sayfa 319-320

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 33 takipçiye katılın